Öykülenlemeler

• 20/3/2008 - PEKİ AMA NEDEN “YANIK KAREMELA KOKUSU” ?

 

 

 

Kapıdan girmek istedim ama kapı yoktu etrafta. Bir çiftlik olduğu söylenen adrese gelmiştim. Karşıda bir dolu küçük kulübe vardı. Yeşilliklerin hakim olduğu bir alanda dağılmış gibiydi yapılar. Ekili alanların arasında, ortalık yerde biraz boşluk var orayı da şenlik varmışçasın bağıra çağıra oyun oynayan çocuklar doldurmuş. Bir an kalakaldım. Ben kafamı dinleyip birkaç hafta da olsa huzur aramaya gelmiştim buraya. İki odalı, müştemilatsız bir kulübede kalıyordum. Yan odada birisi vardı yüzünü göremediğim ma bildiğim. Ve o odadan da yanık karamela kokusu geliyordu burnuma. Birden kendime geldim.

 

Ne çiftlikteydim ne de çoluk çocuk vardı etrafta. İş yerimde ofiste masanın başına oturmuş, başımı önüme eğmiştim. Bu konumu sanki daha öncede yaşamıştım. Ancak, o resimde ben ak ve kıvırcık saçlıyım, yan odada bulunan kişi aynı. O andaki kafamda düşünceler farklılar ama, bu anda zaten o zamanki bu resmi düşünüyorum. Çok garip “ben burada neden bulunuyorum”a geldi sadet. Bu durum ve ahval içerisinde burnumda yanık karamela kokusu ve ağzımda eski kaşar tadı var. Birden kokular ve anımsattıkları üzerinden kendi içinde bulunduğum durum ve ahval üzerine “ortaya bir karışık çek” şeklinde düşünceler uçuşmaya başladılar. Sırasını hatırlamıyorum.

 

Koku tanımı herkese göre değişiyor. Kokular bir garip duyular. Çoğu zaman ben de tek başına değil, diğer duyularda da oluşan uyartılarla birlikte hissediliyorlar. Ben sardunya kokusu duyduğumda birden gözümün önüne pembe renk geliyor ve ağzımda elma tadı oluşuyor. Buna benzer şekilde anlatacak olursam çaresiz ve birbaşına hissettiğimde ise gözümde fırından yeni çıkmış bir böreğin kabuk kısmındaki yanığın kahve rengi yada ne bileyim sanki yeni yapılmış karamelanın yanık kokusu ile ağzımda en lezzetlisinden eski kaşar peyniri tadı oluşturuyor.

 

İçinde bulunduğum genel durumuma bakıldığında gayet iyi denilebilecek bir kurumda gayet iyi koşullarda ve ismimin başına ekli olan sıfatların izin verebildiği en iyi konumda çalışıyorum. İşlerinde çalışan iki kocaman çocuğum var. Annem ile babam hayatta, hastalıklarıyla birlikte, olabilecekleri en iyi durumdalar. Maddi olanaksızlarım giderilemeyecek yada yaşamımı çok etkileyecek düzeyde değil. Bir eşim yok ki zamanımdan çalıyor desem. Bu durum ve ahval içerisinde burnumda yanık karamela kokusu ve ağzımda eski kaşar tadı var. Neden peki?

 

Amma ve lakin her iyi görünen koşulun altında oldukça sıkıntılı şartlara maruz kalıyorum. Örneğin işim iyi ama, ben istediklerimi yapamıyor hatta potansiyel olarak yapabilecek olduğum çoğu işleri yapamıyorum. Bunu hem yurdumun siyasi hem de ekonomik koşulları etkiliyor. Ayrıca sanırım benim motivasyonumla da ilgili.

 

Anne babamın elimin altında, sürekli kontrolümde olsunlar istediğim için, başka şehirde yaşıyor olmaları beni sıkıntıya ve ek özverilere sokuyor.

Çocuklarımın her biri başka kentlerde yaşıyorlar. Birinin kendine ait evi bile yok(sahip olmak için değil yaşamı sürdürmek için) diğerinin işi zor, çok da kazandırmıyor. Büyük olanın birde meslek problemi var. Benim yeni bir kente taşınmamdan kaynaklı sıkıntı çok da boğmuyor açıkçası.

 

Gelelim eş meselesine. Ben evliyken bile -işlerimizden ötürü- yıllardır bir başına yaşamış birisiyim. Bazı zamanlarda yanımda, destek veya köstek her neyse, birisinin varlığını düşündüğümde ise  yüklenmem gereken sorumluluklar beni ürkütüyor. Sadece geceleri paylaşmanın dışında da yeni bir tarz, yeni yaşam koşulları ve bağımlılık davranışlarını yapmak durumundayım. Günlük yaşam gailelerinin bir çoğunu keyfim olursa yapıyorum çoğu zaman boş verdiğim oluyor. Evimde düzen benim istediğim şekilde olmadığı an huzursuzluk duyup alıp başımı oradan uzaklaşma dürtüsü hissediyorum. Böyle gayet memnunum. Mutlu da oluyorum sıklıkla. Ama birisi ile birlikte yaşarsam eğer, sürekli bir gitme halleri başımda dolanıyor olacak. Burnumda yanık karamela kokusu ve ağzımda eski kaşar tadı var. Neden peki?

  

Bu kokuyu en çok sosyal yaşamda hissediyorum. Ben bir başımayken çok da bir yalnızlık hissetmiyorum belki de kendime oyalanabileceğim bir dolu şey bulduğum, bulacağımdan ötürüdür. Ama bir cemiyet içerisinde bir başınalığın kokusu çıkıyor. Her işi tek kişilik olarak düşünüp yapan birisi, çoğul konuşulan ortamlarda o kokuyu birden burnunun dibinde hissediveriyor. Bakın bununla ilgili olarak size kısa bir hikayemi anlatayım.

 

Epeyce bir zaman önceydi. Gramofon Bar’daydık hemen tüm arkadaşlar grubu olarak. Bir arkadaşımızın doğum günüydü ve kutlama için orada toplanmıştık. Kutlama dediğimiz de zaten bir araya gelip içmek ve her kafadan bir ses gelmesi şeklinde sohbet etmekti. Bir çoğumuz yorucu işlerde çalıştığımızdan olsa gerek, hemen her bahaneyle bir araya gelip hem stres atıyor hem de birbirimizin yaşamlarından haberler alıyorduk. Bu kişiler arasında bir çeşit klan gibi yaşayanlarımız da vardı tabii. Yani dışarıya oldukça kapalı, hemen her gün birlikte olup bir arada yaşayanlardan bahsediyorum klan diye. Diğerleri de vardı ki bunlardan birisi de benim. Hiçbir klana bağlı olmayıp her klan ile düzenli görüşen. Benim için acayip keyifli zamanlar oluyor bu çeşit toplanma zamanları. Neyse işte böle zamanlardan bir arkadaşımızın doğum günü zamanıydı. Dereden, tepeden, havadan, sudan, işlerden, memleket koşullarından hatta bir cam, bir de metal imbik nasıl yapılır tasarımı üzerine bile konuşulurken birden konu birlikteliklere ve çifter arasında yaşanan çelişkilere geldi. Konuşmalara katıldım. Ancak birden burnuma yanık karamela kokusu geldi. Önceleri  bunun masadaki çerez tabağından geldiğini düşünmüş olmalıyım ama birkaç saniye sonra beynimin bana bir oyunu olduğunu ağzımdaki kaşar peyniri tadı ile fark ettim. Neden peki?

 

Sanırım bu ahvalin ve duyumsamanın  en güzel tanımını Salah Birsel Usta “yalnızlığın fırınlanmış kokusu” diye yapmıştı.

 

Nilsu-

Adıyaman,Mart/2008

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 14/12/2007 - Sadece anlatmak

Kategori: oyku

 

 

 

Belki de yine eski zamanlardan başlarım anlatmaya her zaman yaptığım gibi.. Yeni zamanlardan nasıl bahsedilir onu öğrenirim belki de.. Hani değerlerin farklı şeylere yüklendiği zamanlardan. Yeni değerlerin nasıl değişik şeylere yüklendiğini fark edip, üzülmeler bile eğlenceli olabilir seni anlayacak birini bulduğunda. Bulunur elbette, ama aramak gerek. Adıyaman’da  aramak için bile yer yok.. burası bir hapishane. Aldıkları payeler ile -bazıları tarafından hak edilmemiş olsa da - bu payelerin içine hapsolmuş insanların evreni burası. Dışarı çıkmayı öğretirsem eğer yazık olacak, kaybolacaklar. Başka türlüsünü bilmiyorlar, başka türlüsünü yadırgayıp kokularına katıp katmerlememek için duymak bile istemiyorlar.

 

Ne anlatılır ki burası ile ilgili misal Adıyaman’da bir dükkan hakkında …

Bir gümüşçü var bir süre önce bir yaka iğnemin onarımı için gitmiştim. Adı neydi adamın? Tam hatırlamıyorum, garip pek duyulmamış bir ismi var. "Növfel" evet adı buıydu adamın.Bu adam yaklaşık 35 yaşlarında, sağ kolu dirsekten itibaren yok. Tek eli ile müşterilerini ağırlıyor. Dükkanında gerçekten diğerlerinden biraz da olsa farklı şeyler var. Konuşmaları da değişik, hem içerik hem de tarz olarak. İlk karşılaştığımızda hiç kimseye eyvallahı olmayan birisi gibi davranıyordu. Yani komplekslerinin dışa vurumu farklı birisi. Birkaç parça beğenmiştim alacaktım. Bir tek zincir fiyatında anlaşamayınca hepsini almaktan vazgeçip çıkıp gitmiştim. Aslında tam emin değilim; fiyat için mi çekip gittim yoksa adamın aklında kalabilmek için mi bilmiyorum. Saçmalık. Şimdi böyle düşünüyorum. O anda böyle düşündüğümü sanmıyorum. Belki de kazıklanan yabancı hissi baskın geldi o anda. Neyse daha sonra tekrar gittim ve korka korka verdim yaka iğnemi onarması için. Onarma sırasında arada biraz sohbet de ettik. Değişik montürlerde parçalar aradığımı ve onarılması gereken bir dolu şeyim olduğunu söyledim. Telkari yapılmış parçaların onarımı ve küçük gümüş aynaların onarımı üzerine konuşurken tek eliyle dizlerinin arasında sıkıştırmış olduğu eğe ile yaka iğnesine taktığı parçanın ucunu inceltiyordu. Orada daha uzun süre kalıp sohbete biraz daha devam edebilmem için sözleri uzatıyor birinden diğerine atlıyordu. Duvarda bakır varaklardan yapılmış bir dolu ıvır zıvırı kendisinin yaptığından, Bursa’da bir tezgahı olduğundan, orada bunların çok satıldığından, burada hiç kimsenin bakmadığından bahsetti . Sonra bir ara telkari işinin atık uzak doğuda öğrenildiğinden, -- Midyat ve Mardin’de olduğundan çok daha ucuza mal edildiği için işçiliğinin-- oradan getirildiğinden bahsetti gümüş ziynetlerin. Hatta bir ara bir gümüşçü tezgahına -- imalatçısı mıydı neydi uzak doğuda Tayland mı nerede işte ona-- bizim milli takım teknik direktörünün ortak olduğundan falan bahsetti. Sanırım bundan bahsetmesinin amacı çok karlı bir iş olduğunu vurgulamak içindi. Yani ona göre parası olup da işten anlamayanları bile çekiyordu bu sektör. Neyse benim onarılmasını istediğim şeylerin İstanbul’a gitmeleri gerekiyormuş, öyle söyledi. Çünkü Mardin ve Midyat’ta ustalar çok para istiyorlarmış ve mümkün olduğunca onarım yapmıyorlarmış. Mış da mış, mış … Neyse tamam dedim yine de ben size getiririm onarılmasını istediğim parçaların deyip yağmurlu havada çıktım dışarı hava alıp biraz –yapacak başka bir şey olmadığından--  eve gelmek için.

 

Bir örnek daha vereyim oda benim haftada birkaç kez yemek yemeğe gittiğim balıkçı dükkanı. Restoran diyemeyeceğim çünkü daha çok kafe’ye benziyor. İki ortaklı bir küçücük yer. İki adet, uzun, diz boyu yüksekliğinde masa ile etraflarında küçük taburemsi bir şeylerin olduğu bir yer. Bu dikdörtgen şeklindeki dükkanın kısa kenarlarından birisinde giriş kapısı var. Diğerinde mutfak denilmesi gereken bir delik. Delikten içeri bakınca karşıda üzerinde dörtlü ocak bulunan bir masa ve sol tarafında üzerinde bir lavabo bulunan bir tezgah var. Lavaboda yıkanan balıklar karşıda kızartılıyor ve sağ tarafta kapı yanındaki küçük masada salatalar yapılıyor. Balıklar dükkanın kapısının dışında sağda bulunan buzdolabından getiriliyor. Ortaklardan birisi Samsun’lu --eşi Adıyaman’ lı olduğu için burada yaşıyor-- diğeri Adıyaman’ lı ama Çerkez kökenli imiş. Murat bey (Çerkez olan) acayip bir Orhan Gencebay  tutkunu. Hayranı falan değil resmen tutku bu adamın hissettikleri. Dükkanın dört duvarı da Orhan Babanın resimleri hem de hemen hemen her çektirdiği tüm poster haline, kartpostal haline, plak kapağı haline getirilmiş resimleri. Oynadığı filmlerin afişleri, basılmış tüm 45’lik ve 33’lük plakları ve piyasada olan olmayan tüm teyp kasetleri ile kaplanmış durumda. “Daha bir o kadarı da evde var hocam” dedi bir keresinde. Bu adam aynı zamanda 82. yıl devlet hastanesinde çalışıyor. Diğer ortak, Tamer Bey (Samsun’lu olan) gerçekten çok güzel balık pişiriyor. Bu dükkan balık restoranı ama yörede çok bulunmasına rağmen hiç tatlı su balığı pişirmiyorlar. Hep deniz balıkları. Bir kezinde “kalamar yada başka deniz ürünleriniz yok mu?” dediğimde sipariş verirseniz yaparız dediler. Bir kalamar yiyebilmek için tam 3 hafta bekledim. Ama gerçekten taratoru çok güzel olmuştu. Kalamar biraz serti ama yenmeyecek gibi değildi. Sadece fiyatı biraz fazla geldi. Bu balık restoranın da balık yanında içecek şalgam ve sudan başka bir şey yok. Neyse işte burası da bir başka dükkan. Haa bu arada Adıyaman’da başka sadece balık satan restoran falan yok. 10.Aralık.2007 / Adıyaman.

Nilsu.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 14/12/2007 - TAM DA DUVARIN DİBİNDE

 

 

 

      Durdum tam karşısında duvarın. O bana bakar, ben ona öylece. Ne onda bir hareket ne bende. Sustuk sessizliğimizin gürültüsünde, deniz dalgaları vurdu bedenlerimize. Ses verdi bulutlar başlarımızın üzerine damlacıklar halinde. Yıkandık sessizliklerle.

     Tam duvarın dibinden bir balık sıçradı, kuyruğu süslü. Mor, lacivert, gri semada zenlerdik, yılmadık uçtuk. Duvar havalandı. Düşemedi düşledi, ben yerde yıldızlara üşendi. Yerden yere duvar havalandı ben içinde yıkıldı. Dışarıda balıklar havladı çemkirdi kulaklarımıza sessizliğin içinden en yüksek desibellerde. Belki de Sibellerde martılardı ağlayan.

     Tüm bunlar hep birlikte oldu. Ben, düz duvar önünde kendime bakarken. Bırakın dedim kendime, bırakın düşünceler uçsun, ama duvar n’aptı? Seyretti, şey etti, sur etti. Suretti  benler, kendimden, bedenimden gidemedi.

     Suren Asaduryan çalıyor düdüğü en hüzünlüsünden. “Bir ömür sadece” diyor düdük, hüzünle akıyor ömür. Gözümü durduramıyorum. Oysa kurumuştu tescilli olarak. Bulutların sesi ve damlacıkları sanki doluştular ümüğüme ve gözlerime. Kulaklarım zaten dolu sadece bir ömür ile.

     Kaç gündür yağmur yağıyor bilmiyorum sanki yıllardır yağıyor gibi. Severim yağmurlu havaları. Yıkar. Her şeyi önce karartır, kirletir ama akar üzerine, seni de kendini de yıkar. Akışının ritmidir kulaklara dolan gözlerden akan karartıların. Filmler  oluşur siyah beyaz. Sesler oluşur suskun, avaz avaz. Hüzünlü düdükler ve beklide biraz saz sesidir hırpalayan. En ağır yerindedir yüreğimin güç ve yiğitliğe eren erlerin zülfikarından damlayan kan. Kanlarını boşalıp yüreğime, boş bir bedenle gittiler dolsa da doymayacak tatmin edilemeyecek çıta hizalarıyla çapraşık beyinler.

     “You mean every thing to me…” bir zamanların iç yakıcı şarkılarından ilk cümlesi bile safi bağlılık, bağımlılık kokuyor.ufff bu gün ben kafayı yiyeceğim abi yaaa …içmeli güzelleşip sarhoş olup zıbarmalı bu gün Cuma. Ve hafta sonu .. bir başınaaaa… 13.12.2007 / Adıyaman

Nilsu

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 14/12/2007 - ADINI SEN KOY ---SUSKU—

 

 

Velhasıl uzun süre kaldım

Agora meyhanesinde

Güneşten de sıcak dost yüzlü bir adamdı

Gizemli sancılar içinde kucaklaştık

Vücut genç olsa da

Yüz gerçekten dalgın

Dargın

Yorgun

Bir titrek sesi var hedefsiz avare gibi

Az çok benziyoruz onunla

Argosu çoksa da yakışıyor

Konuştukça her kadeh üstüne yıkılıyordu

İnandığı ne varsa sallana sallana anlatıyor

 

Durdum tam karşısında duvarın. O bana bakar, ben ona öylece. Ne onda bir hareket ne bende. Sustuk sessizliğimizin gürültüsünde, deniz dalgaları vurdu bedenlerimize. Ses verdi bulutlar başlarımızın üzerine damlacıklar halinde. Yıkandık sessizliklerle.

 

Tam duvarın dibinden bir balık sıçradı, kuyruğu süslü. Mor, lacivert, gri semada zenlerdik, yılmadık uçtuk. Duvar havalandı. Düşemedi düşledi, ben yerde yıldızlara üşendi. Yerden yere duvar havalandı ben içinde yıkıldı. Dışarıda balıklar havladı çemkirdi kulaklarımıza sessizliğin içinden en yüksek desibellerde. Belki de Sibellerde martılardı ağlayan.

 

İnandığı ne varsa sallana sallana anlatıyor

Yüksek tonajla tartıda bekliyordu zil zurna anılar

Kurşuni bulutlar meyhanenin çatısına binmiş kadar yakın

Her hıçkırıkta ağız

Kulaklara fır dönerek

Uzatıyordu kelimeleri sarhoş diliyle

 

Tüm bunlar hep birlikte oldu. Ben, düz duvar önünde kendime bakarken. Bırakın dedim kendime, bırakın düşünceler uçsun, ama duvar n’aptı? Seyretti, şey etti, sur etti. Suretti  benler, kendimden, bedenimden gidemedi.

 

Aslında

Burada hiç kimse kendine ait değildi

Yeryüzünden...

Zamandan kopuk gibi anlatıyordum

Oysa farkında bile değildi

 

Suren Asaduryan çalıyor düdüğü en hüzünlüsünden. “Bir ömür sadece” diyor düdük, hüzünle akıyor ömür. Gözümü durduramıyorum. Oysa kurumuştu tescilli olarak. Bulutların sesi ve damlacıkları sanki doluştular ümüğüme ve gözlerime. Kulaklarım zaten dolu sadece bir ömür ile.

 

Bir ara beni de güçlü baston zannetmesi

Yıllanmış şarap rengi gülüşlerime

Etraftan düşünceli kahkahalar karışıyordu

 

Severim yağmurlu havaları. Yıkar. Her şeyi önce karartır, kirletir ama akar üzerine, seni de kendini de yıkar. Akışının ritmidir kulaklara dolan gözlerden akan karartıların. Filmler  oluşur siyah beyaz. Sesler oluşur suskun, avaz avaz. Hüzünlü düdükler ve beklide biraz saz sesidir hırpalayan. En ağır yerindedir yüreğimin güç ve yiğitliğe eren erlerin zülfikarından damlayan kan. Kanlarını boşalıp yüreğime, boş bir bedenle gittiler dolsa da doymayacak tatmin edilemeyecek çıta hizalarıyla çapraşık beyinler.

 

Düşündükçe hayat

birkaç noktada çok yüklenir bize

Ezmek çökertmek ister gibi

Duvar kesilir karşımızda

Dizlerimiz felç olur yürütmez bazen

Hatta olmuş armutlara hücum eder

Ayı gibi

O da bunu ister zaten

Bataklık halinde gırtlaklarımıza kadar sarar

Kulaçlarız kıyıya ulaşamayız

Kurtulamayız

 

 

 

“Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime..” bir zamanların iç yakıcı şarkılarından. İlk cümlesi bile safi bağlılık, bağımlılık kokuyor. “Ufff  bu gün ben kafayı yiyeceğim. abi yaaa …” diyorum sarhoşça dilini kullanarak. “İçmeli, güzelleşip sarhoş olup zıbarmalı, bu gün Cuma. Ve hafta sonu .. bir başınaaaa…”

 

Kana kana eğleniyorduk can eriyişi meyhanesinde

Çökenler kusanlar bayılanlar olsa da

Sille tokat ayıltıp kaldığımız yerden devam ediyorduk

Zira dışarıda manzara bambaşka

İçerisi fuar vitrinleri gibi gözükse de

Biliyorduk felsefenin maddeden dışarı çıkamayacağını

Kim bilir belki de buranın adı değişmeliydi

Adını sen koy meyhanesi olarak

Kimi zaman

Ekşi ekşi sırıtarak bir de teşekkür ediyorduk

Birbirimize...

 

 

Yalnız olmayı seviyorum ama mütemadiyen yalnız olmak sinir bozucu bir şey..yani istediğinde ulaşabileceğin elleri olmalı birilerinin. Olmalı.. Hava kapalı. Yüreğin kapalı. Evin kapalı. Ve ruhun, açıkta dolanıyor. İçin boşalmış gibi. Her şey -belki de hiçbir şey- var dışarıda. Ruhunun gördüğü.. uff ne saçma oldu ruhun görüyorsa sende görüyorsun demektir .

 

Devam ettim anlatmaya anamın acısıyla karışık

Bir de gecede çığlık olan ölen balıkları

Güneş bile kaçmaya çalışırken

O da anlayamamıştı güneyde olduğunu

Sonra sessizlik

Çırılçıplak naralar

Uçup gitti boyu aşan dalgalar gibi

Aslında seslerdi ağlayan

Ayaza kesen biz

 

Yanıma istediğim kişilere ulaşamıyorum bile. Oysa yanım yönüm hep bilmediklerimle ve öğrenmek de istemediklerimle dolu.. Başım ağrıyor, gözlerim dolu.. Ağlamak istiyorum, sorma nedeni yok.. her şey yolunda ve normal görünüyor.. Acaba diyorum bu normallik mi beni sıkıyor? Yalnızım hem de yapayalnız. Elimi yüreğimi tutanı da tutması muhtemel olan kimsecikler yok.. benim burada ne işim var?

 

Herkesten önce dost yüzlü adamdı buz adama dönüşen

Yere tükürsem düşmeden çatırdayacaktı

İnsanı ısıran bir soğuktu vesselam

 

Hatta saatime baktım on bile donmuştu.

 

Adıyaman// aralık 2007.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 14/12/2007 - İŞTE O KADAR ---SUSKU--

 

 

Gelelim gündüz düşlerine; bu Hale Soygazi’nin oynadığı filmdeki düşlere benzemiyor. Biraz daha bana ait ve biraz da sanırsam paranoya kokuyor. Düşlerim hep nedense An’a  ait. Onunla bitmeyen, bitemeyen nedir hala anlayabilmiş değilim. Nedense hep beni kandırdığı ve dalgasını geçtiği hissine kapılıyorum. Hala En ile görüşüyor olduğuna inanıyorum. Hatta düşlerimde bir En’in gelip bana sorular sorduğunu aramızdaki --En ile An arasındaki--- ilişkinin mahiyetini içeriğini temize çekmeye çalıştığını falan görüyorum.

 

gün küsünce

boşluklara uçuşan oklar

kayalıklarında yankısız sesler...

 

baş kaldıran bir en/gerek ayrılığın

ya da Vipera aspis...

 

an/sızın küle dönen ruh

uyanışıma musallat rüya gibi

bu yazda sende kaybolmaktan yoruldum

 

Bu düşlerin birinde yıllar sonra karşılıklı oturuyoruz bir masa da. Bana An’la sevgili olup olmadığımızı soruyor. Ben önce “ne o evleniyor musunuz yoksa?” diyorum sonra “ben onun sevgilisi hiç olmadım” diyorum. “Biz birlikte zaman geçirmeyi çok severdik, içerdik sarhoş olurduk, saatlerce ben onun o da benim anlattıklarımı dinlerdi. Sinemaya giderdik. Kafelerde çay içerdik. Evde oturur müzik dinlerdik , sohbet ederdik sessizce göstermeden ağlardık halimize ama sevgili değildik. Müzik .. Değişik kökenli, yada tarzlarda, CD ler yapar getirirdi bana dinerdik. Nereden bulurdu?  Nasıl bulurdu? Kimlerle bu konuyu konuşup tavsiyeler alırdı bilmiyorum. Hiç sormazdım ki” dedim.

 

doğrudur onlar

hep yıldızların gölgelerinde

kayalıkların aralarında

duman duman motif motif

okyanus güneşiyle büyüdüler

 

şahlanan boğulup içte kalan yaşam arzuları

inanmışlığın kelepçeleri gibi susturulmuş sözcükler

fırtınaların önünde hep küçücük bir yaprak

iki büklüm taş bile senden daha yürekli iken

düşüyor avuçlarıma

yaralı bir çift kanat

 

Tatmin olmamıştı. Akıllı bir kadındı üstelik sözcük oyunlarını gayet iyi bilirdi. Tekrar sordu ama bu kez “sen onun sevgilisi hiç olmadın peki ama o senin sevgilin oldu mu?” diye sordu. Derin bir nefes aldım. Gözlerinin taa içine bakarak “bu sorduğun şey ne onu ne de seni ilgilendirir” dedim. Sonra derin bir başka soluktan sonra ”Bu benim çok özelim. Onun hakkında hissettiklerim sadece beni ilgilendirir. Ve hatta senin hakkında hissettiklerim dahi öyle. Yani senle ilgili duygularımı da onunla paylaşmam. Bana benden başka hiç kimseyi ilgilendirmeyen konularda sorular soruyorsun ve bu konularda ben, konuşmak istemiyorum . Çünkü, kendim de dahil olmak üzere, hiç kimseyi rahatsız etmek istemiyorum. Ayrıca hiç merak etme o beni düğününe davet etmez. Sen de etme. Beni rahat bırak. Üzerinden yıllar geçmiş ve sen neyi arıyorsun bende.

 

yaşamak işkenceden başka bir şey değil

üşüten sıcağınla bugün

yüzümde beyaz bir başka hoşçakal

 

dikenli çalılar üzerinde alın yazıları

ezerek üzerinden geçtiğim ter ter şehri

karlar altında saklı çamurları

hatta...

sevgiye çalan kokuları

size bıraktım

 

o kadar mahkumsunuz ki oralarda

o kadar uzaklarda kalıyor ki şimdi

gün, doğusunu okşarken

işte o kadar...

 

Hiç bir şey yok ki kalan. Olsa sana verirdim. Taşırdın omuzun üzerinde. Alır götürürdün yeni evine ve sizi rahatsız etmeyi kendin, kendi başına, başarırdın. Hadi git, mutlu olmak istiyorsan herkes gibi yap, unut geçmişle muhasebe yapmayı. Geçmişe bakarak yaşayamazsın. Almış, kendine katmış olduklarınla yetinmeyi öğren ve her durumda mutlu olmanın yolunu bul.” Diyerek derin soluktan geri kalan havayı üfledim. Bardakta kalan son yudum kahveyi alarak ayağa kalkıp gittim. Hava serindi. Hafif rüzgar vardı. Kendimi çok ağır aksak yürümeye attım.

 

bir tek su üzerinde yürümeyi hiç denemedim

 

sırtlarında sarılar

nedense yaprak yaprak sonbaharı düşünürüm

tıpkı cemaata çarpan beyazımdan hiç farkı yok gibi

 

ben gibi

hiç çıkmamak üzere toprağa birer birer gömülüp gittiler

 

oysa...

hiç biri müridim olamadan

 

Üşümüşüm uyandım. Uyandığımda ter içindeydim, hala diz üstünde çalan müzikten ney sesi geliyordu.  

 

 

Not: *Metin içerisindeki şiir Zeki Çelik'e aittir.

 

Nilsu Sarı 2007-12-12 //ADIYAMAN.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Yazdığım mektuplar,öyküler ve şiirler..Yaşama dair yazabildiğim, duyumsadığım birşeyler..Paylaşmak istediklerim ve hatta gizlemek istediklerim.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS
şiirlerim
yazılar
dergi

Kategoriler

Arkadaşlar

zekicelik
kadrikarahan
osmanaltinbas
obolukbasi
beklemeodasi
adlarisaklidir
akinolgun
elansir
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:12
| Sonraki Sayfa